Kölelik Bitti(mi)!

, , , 0 Comments


21. yüzyıl sakinleri yaşadıkları "modern" hayatın tılsımına o denli adapte olmuşlar ki, zamanın hızlandığının ve kaçınılmaz sona doğru depara kalktığımızın farkında bile değiller. Çok acı biçimde duvara toslayacağız halbuki, you know.

Oysa dünya bundan 100 sene önce ve ondanda 100 sene önce ve hatta bir 100 sene önce daha, her önceki yıl daha da kötü olacak şekilde eskiyen bir köy görünümündeydi. İnsanlar aynı dünyayı başka bir biçimde yaşıyordu. Dünyanın büyük bir bölümü içinse Rönesans, gerçek bir aydınlanmaydı. Ve o meşhur Rönesans'ın buharlı treni, bugün Mars yüzeyinde dolanıp duruyor vesselam.

18 ve 19. yüzyıl insanları birbirlerini görseler sosyolojik açıdan farklılık hissedecek olmasa da, 20. yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyıl cenahı dünyanın şimdiye kadar gördüğü en ütopik hayatı yaşıyor.

Sonuç olarak ne biz onları anlıyoruz, ne de onlar bizi. 1900'lü yılların başında Amerikan meclisinde kadınların oy verme hadisesi fevkalade gülünç bulunurken, bugün koltuğun en tepesinde Mr Obama oturuyor. Yazının başlarında söylemiştim sanırım; zaman hızlandı bro!

*       *       *

Kaç yüzyıl öncesini düşünmek istersiniz ben karışmıyayım. İster milattan önceye gidin ister 6. yüzyıla, ister hicri takvimi esas alın ister Maya takvimini... Ama şöyle esaslıca bi geri sarın kaseti; size söyleyeceklerim var.

Mısır piramitlerinin sırrı ne, Maya tapınakları nasıl inşa edildi. Çölde bu kadar taşı nerden buldular anasını satıym. He demek ki çöl taşla kaplıydı bunlar toplattı? %&#/

Reklamı bırakalım, köleliğe gelelim. İnsanlar bir dönem, ki insanlık tarihinin uzunca bir dönemini kapsayan buhranlı bir dönem boyunca tüccarlarca kavun karpuz satıyor gibi satılmışlar. Ağır ve zor işlerde çalıştırılıp, karınları doysa yeter deyip tamah etmişler. Bağ bahçe işlerinde, temizlikte, odun kesmede, kürek çekmede, sosyo-ilkel yaşamın tüm yükünün altında ezilmiş, çok küçük bir bölümünce sahip olunan ilim dahi sömürülmüştü. Kuvvetli olanlar meydanlarda dövüştürülmüş ya da kapı bekçisi olarak satılmışlardı. Üstelik herhangi bir insanın himaye altına girmesi oldukça basit bir şekilde gerçekleşiyordu. Evlerinde uyuyorken bile uyandırılıp tutsak edilebilir ve ertesi gün köle pazarlarında satılabilirlerdi.

Zaman uzak, aktörler size bana benzemiyor ve konu çok absürt olsa da, manzara gözümüzde iyi-kötü canlanmış olmalı.

Kaseti saralım ve yeniden takvime dönelim.

Birçoğumuz sevmediğimiz işlerde daha zengin olmak şöyle dursun geçimimizi temin etmek için çalışıyoruz. Mobing bir yana, '2 soru daha yapaydım da falan bölümü okumuş olsaydım' hayıflanışı tekrarlana tekrarlana anlamını yitirmiş vaziyette. Üstelik fakirler çalıştıkça, zengin sınıf zenginliğini arttırıyorken; biz hep aynı seviyede bir yaşam sürdürüyoruz. Soylu değil hiçbirimiz ve avam diye tabir edilen kesimi oluşturuyoruz arkadaşlarla. Arada eğlendiğimiz oluyor ama ertesi gün Pazar değilse şayet, kendimizi yine ya fotokopi makinesinin yanında ya da öğlene kadar yetiştirilmesi gereken bir raporun başında buluyoruz. Onlar odun kesiyorsa biz dosya zımbalıyoruz, onlar kırbaç yiyorlarsa biz fırça yiyoruz, onlar taş diziyorlarsa biz pompacılık yapıyoruz.


Yetmiyor! Attığımız her adımdan, aldığımız her nefeste, saçımızın her teline vergi ödüyoruz. Oy vererek seçtiğimiz belediye biz daha kapıya koymadan geri dönüşüm şirketlerine sattığı çöpümüzü toplamak için çöp vergisi alıyor mesela. Oturduğumuz eve konut vergisi, bindiğimiz araca indi-bindi vergisi, katıksıza katma-değer vergisi, zaman zaman özel tüketim vergisi, yürüyene anca gidersin vergisi, sorana sosyal yardımlaşma vergisi, sen kapa ben ararım vergisi...

Yetmiyor! Satmak üzere satın aldığınız bir kalemtıraş için vergi ödüyorsunuz. Kalemtıraşı belli bir kârla sattığınızda, satış anında bir vergi daha kesiliyor kasada. Bitmedi, satış sonrası elde ettiğiniz kâr için yeniden vergi ödemeniz gerekiyor.

Yetmiyor! Hiçbir şekilde 15 dakikadan az duramayacağın yol kenarına aracını park ettiğin için har(a)ç ödemen gerekebiliyor bazen.


Yetmiyor! Sen hiçbir şey yapmıyor olsan da sigorta kurumu her ay adına yüzlerce lira sigorta borcu yazabiliyor. Üstelik devlete yapılan borçlanmalara itiraz etme, geciktirme ya da af dileme gibi hususlar sana bana değil zenginlere mahsus kılınıyor. Yani küçüksen küçülmeye devam ediyorsun, anladın mı!

Sistem sana karşı art niyet taşıyor bro! Öldürmüyor ama yaşama zevkini de tattırmıyor. Öldürmüyor zira, bir tek o zaman hak iddia edemiyor.

Kısaca "SS" ünvanıyla seçme sınavlarında, köle pazarlarında tezgaha verilmiş gibi sen savrulurken; o eski diyarlardan bir tüccar selam ediyor sana. "Ah ulan!" diyor, "bir kule de biz dikeydik!"


Tarık Saydırun

Pertevbey, şaşırtcı bir deneme yazarı aslında. O bir kahraman değilse de, söylediklerinde dinlenilesi öğütler saklı çoğu zaman.

0 yorum: