Estağfurullah

, , , , 0 Comments


Karnımız acıkınca arkadaşım, ‘Dik kaldırımın meşhur İskendercilerine gidelim!’ dedi. Hava buz gibiydi. Yağmur çiseliyordu, kar yağıyor bile olabilirdi. İskender kelimesi bana pahalı bir anıdan başka bir şey hatırlatmadı. Sanırım bir de Leyla ile Mecnun’un İskender abisi vardı. Benim İskenderim yoktu. Ona dönüp ‘burası Dik kaldırım, varoşun dibi’ dedim. Arkadaşım ısrarcıydı; ‘İhsaniye’yi seviyordum ama burası daha güzel herhalde’ dedi; sustum. Nihayet dar sokakların birbirine bağlandığı bir dört yol ağzına vardık. Her yanda dönerci ustaları -bıyıklı, sakallı ağabeyler- bir yandan yüzlerine vuran ateşin sıcaklığına söverken, esen soğuk rüzgârla irkiliyorlardı. Nihayet arkadaşa cevap verebileceğim bir yerdeydik işte. Neden sustuğumu anlamış olmalıydı. ‘İskenderi bilmem ama tavuk dürüm yiyebiliriz’ dedim. Seçenek çoktu ama menü tekti; tavuk döner. Sonunda ‘Yeşil Bursa’ya girelim’ dedim. Yeşil Bursa Büfe ustalar arasında en Bursalı olandı. Top sakallı ve kemik gözlükleriyle ustam, ‘size menü yapayım’ derken biz hepi topu 3 tane masadan hangisine oturacağımıza karar veremiyorduk. Bütün masaları denedikten sonra ortadaki masada karar kıldık.

Arkadaşın İskender hayalleri ‘abi hangisini tavsiye edersin tombik mi atom mu alayım’ sorusuyla bütün bütün yok olmuştu. ‘Atom al ‘dedim. Ben dürüm aldım. ‘Ketçap mayonez olmasın’ dedim. O da olmasın dedi. ‘Turşu olmasın’ dedim, turşusuz dedi. Beni tekrar edişi bir endişeden miydi yoksa aklı hala iskenderde miydi bilmiyordum. Menüye dahil olarak getirilen "Eker" ayran ve hani biz ketçap mayonez yemeyiz kabilinden sade patates kızartmasıyla gözümüz doyurulmak istenmişti.

Birazdan küçük bir tepsi içinde gelen atomu görünce arkadaş, “–Hacı İskender mi yeseydik” der gibi bakıyordu. Ben de ona “– O değil de çorba mı içseydik” der gibi baktım; anlamıştı.

Televizyonda O Ses Türkiye vardı ve Gökhan, bana göre oldukça kötü bir performansın içinde tomurcuklar açan bir performans olduğundan bahsediyordu. Tam o an arkadaş ilk şoku atlatmış bir edayla bana Karadayı’yı izleyip izlemediğimi sorarak bir muhabbet başlatmaya çabalıyordu. İzlemiyordum; takip ettiğim bir dizi yoktu. Sonra bana NFS(Need for Speed)’nin son oyunu Rivals(rayvıls)’ı ısrarla Rivals(rivals) diyerek anlatmaya başladı. Ona göre oyun bir zirveydi. Bir an kendi oynadığım oyunu düşündüm. Lan ben Euro Truck oynuyordum! Tır sürüyordum. Adam, bir seviye daha geçerse Pagani’yi açacağını söylüyordu. Lan ben az para biriktirsem IVECO tır almayı planlıyordum; sustum.

Sonra bana İngilizce öğrenip öğrenmediğimi sordu. Nedense bu muhabbet beni hep gererdi. İyi ulen İngilizcem. Fluently, şakır şakır senin anlayacağın. ‘Yok, öğrenmiyorum ‘dedim. Bana ‘bi program var bende, satayım sana’ dedi. Bilinçaltına işliyormuş, 3 haftada kapıyormuşsun İngilizceyi. Lan bu adam biraz önce 'rivals' deyip durmuyo muydu, hangi bilinç altı?

Sustum, sustu. Sessizliği Ebru bozdu. ‘Gel bana gel’ diyordu. ‘Usta çay var mı?’ dedim; vardı. 2 çay getirdi, çay tabağı yoktu. Birkaç kesme şeker bir tost tabağında geldi. Normalde kahveden söylüyormuş, bugün erken kapatmış, kusura bakmayınmış. Estağfurullah!


Tarık Saydırun

Pertevbey, şaşırtcı bir deneme yazarı aslında. O bir kahraman değilse de, söylediklerinde dinlenilesi öğütler saklı çoğu zaman.

0 yorum: