28 Mayıs



Kiraz ağaçlarında salınırdı salıncaklar. Ne güzel de eğlenirdi çocuklar, âşıklar ve aşklar. Gölgesinden bir mırıltı ve ninni saçılırdı her gitmelerinden dönüşlerine. Sakınırdık kendimizi onun asık suratından. Yaz aylarına yakın ilk cemreyle bütünleşmişti o. Kalp atışlarımız hızlanırdı onun duruşuyla. Her meltem ötelerden onu hatırlatırdı ve her fikir onu çağrıştırırdı. Kare kare resimleri hayat bulurdu ıslak tenlerimizde. Bir heyecan, bir heyecan ki başkalaşırdı kalbimizde. Onun saf, masum duruşu mu, yoksa bizim halen bir yerlerde saklanan çocukluğumuz mu bilmem; baharlar bir başka güzeldi sene 25 Mayısta.

Kızarıyordu yüzü yavaş yavaş. Yaprakları can buluyor, yaprakları can saçıyordu iyiden iyiye. Önceleri beyaz bir renkle görünürdü gözümüze kirazlar. Selamlardık ve dokunmazdık zerresine. Ne vakit kırmızılığı toplayınca sinesinde ve erişince bin bir mevsimle o tada, artık bizi kimse durduramazdı. Hücum ederdik bir telaşla salıncağın dallarına. Durmazdı, bitmezdi neşemiz en son dalda kuruyana dek. Sonra belki bir matem alırdı bizi, götürürdü uzaklara. Dallarını okşardık ve biri yavaşça sallanırdı. Ayaklarımızı sürüyerek başımız önde ve hasret dolu bir bakışla beklerdik sıramızı gölgesinde. Ancak sene 26 Mayıs oldu mu alnımıza değen saçlarımız bir başka telaşla dolar ve bambaşka bir maksatla, bambaşka arzulara savrulup gezerdi. Ama dönüp dolaşıp geleceğimiz yer yine onun köklerinin dibi olurdu. Biri sallanırken diğerlerinin de bakışları bir ileri, bir geri sallanırdı. Hiç yorulmazdık da bu bakışlardan. En fazla sıra beklemekten sıkılıp, bakışlarımızı bulutlara çevirerek, zarif bir eğlenceyi başlatmış olurduk. Bu yeni telaş bizi o derece meşgul ederdi ki bazen sıramızı bile unutup bir kaynakçıya kaptırıverirdik. Kaç kişi olduğumuzu hatırlamıyorum ama tarihi çok iyi biliyorum; sene 27 Mayıs, kapımı bir postacı çalıyor ve elinde koca bir paket. Bana uzatıyor ve gülümsüyor. Birazdan merakla kutuyu açıyorum 7 nci kat evimin misafir salonunda. O an, fikirlerim raksa başlıyor sanki ve kayboluyor hayallerim. Bir bulut anlamsızca semadan siliniyor. Bakışlarımda bir hayli genç bir bakış, başını gökyüzünden silinen buluta anlam veremeyip indiriyor ve gölgesine âşık olduğu o gölgeyi yerinde bulamıyor. Yerinden edilmiş bir avuç taze hatıra.

Misafir salonumun ortasında bana konuk olan bu densiz kutu, içinde aslında bir tarihi gizliyor. Bakışlarımızın ona her dem misafir olduğu gibi sene 25 Mayısın cemresiyle yerine edilen tahta salıncak, şimdi üzerine oturduğum değil de, avuçlarımın arasına gizlenmiş bir halde. Çocukluğumuzun ve çocukça baharların arifesinde, bir başka çocuk göz pınarlarım haritalarla çizilemeyecek kadar dolup taştığına şahit oluyor bakışlarımın.

            Anlıyorum bir baba, çocuğunu kaybederse ne hisseder.
            Anlıyorum bir ana, yüreğini kaybederse ne olur.
            Anlıyorum bir çocuk, baharını kaybederse böyle olur.

Şimdi, şimdi sene 28 Mayıs…

Tarık Saydırun

Pertevbey, şaşırtcı bir deneme yazarı aslında. O bir kahraman değilse de, söylediklerinde dinlenilesi öğütler saklı çoğu zaman.

0 yorum: