Başka Bir Mâna






Yapraklarını izliyordu bir soğuk yaz arifesinde. O kadar üşüyordu ki, belli etmek istememesi düşündürmüyordu bu kez. Çizgili bir desen ne güzel de oturmuştu

yüzüne. Aldırmamak elde değildi. Heyecan, zaten kendisi için vazgeçilir bir şey değildi. Bundan mı bilinmez son düşen yaprağını fark etmemişti. Toprağa erişir erişmez bir sıcaklık esti ıslak ciğerlerinde düşen yaprağın. Yıllardır o kadar alışmıştı ki bu renksiz madene. Dünya siyah beyazlığında sadece burayı barındırıyordu ona göre. Uzayan saçlarını avuçlarında saklıyordu. Meyvesi kalplerde bir başka güzel hissediliyor, ismi dudaklarda bambaşka bir halle tütüyordu. En azılı haydut olmasa da en büyük tiryakiler onu arzuluyor, ona müptela olmanın verdiği hazzı hiçbir şeye değişmiyorlardı. Belki de bu yüzden en masum ifadeyi bile kendisine müptela kılıyordu. Yapraklarından üretilen esrarengiz madde tiryakilerini uğrunda vazgeçilmez bir hale sokuyordu. Toprağa ulaşan her yaprak bir baharı bekliyor ve ulaştığı ilk serzenişe de yürekten bağlanıyordu. Ona ulaşmak bir mertebeydi ve hakkı verilemeyecekse ona ulaşmanın da bir manası yoktu. O kendini bu denli özel kılan şeyin farkında olmaya dursun, kıymetini bilenler için yaratılmışların içinde eşi benzeri yoktu. Onu o kadar özel görüyorlardı ki kelamını hep konuşmalarının altlarında saklayıp, mecbur kalmadıkça kullanmıyorlardı. İsmi özeldi, yani özel olmalıydı ki sarışın tüylü yapraklarına bu kadar değer verilebilsin.

Kendisine ise bir aynadan hiç bakmamıştı. Ama onu görenler sarmaşıklarla kaplı gövdesinin iki yandan çıkan, birbirinden bağımsız gövdelerin birbirlerine sarılmasıyla oluşan tek bir gövdeye ve ortak yapraklara sahip olduğunu söylüyorlardı. Onu henüz göremeyen ve görmemişler için ise merak edilesi bir deneyim olmalıydı. Yıldızların altında her şey karanlığa gömülürken o, en aydınlıkların ışıltılarını saçıyordu şeksiz, vakitsiz ve umarsızca.

Adına ne demiştiniz?

Adına ne derseniz deyin…

Düşen her yaprağının bu kadar değerli bulunduğu bir başka mana bulamazsınız arasanız da. Tel tel saçlarını neden mi saklıyor dersiniz? Bence bunu, onu görenlere ya da onu gördüğünüzde sorun. Düşen her yaprağından nasiplenmek için sıraya girmişlere bakarak, acaba neresinden kaynak yaparım diye düşünüyorsanız; boşa yorulmayın, yormayın kendinizi. Çünkü o bekleyenler de bilmiyor onu ne zaman göreceklerini…

'Size sevgilerden bozma devasa bir heykelcik yolluyorum, tezadın da boğulasınız diye.'

Adını hala merak mı ediyorsunuz?

Bence adını siz koyun. Ben sordum adım aşktır dediyse de, düşen yaprakları kimi zaman kurumuş buldum hayâsızca. Şimdi eğilmiş tazelerden bahtıma açacak birkaç tane bulabilir miyim diye bakınıyorum. Eğer siz de rastlarsanız en tazesinden bir yaprağa ya da ben rastladım diyorsanız, görmüş olmalısınız onun o en karmaşık halini. Bir gün beklerim, mutlaka anlatın bana onu. Hülyalarıma girmeyen kahve kokulu, tarla tadında, zencefil renkli yaprakları…

Tarık Saydırun

Pertevbey, şaşırtcı bir deneme yazarı aslında. O bir kahraman değilse de, söylediklerinde dinlenilesi öğütler saklı çoğu zaman.

0 yorum: